MARKA VE SON

sansür

Bugün Markanıza Bir Bakın

22 MAYIS 2012

Marka ve Son

 

Değerli Okurlar,

Bir algıdır diye başladık, 2008 ekim ayından bu yana her cuma Dünya Gazetemizde yazdık durduk. Bazen marka dedik kurumlara baktık, bazen vesile ettik kendimize baktık, bazen etrafımıza, bazen özümüze, bazen komşumuza. Eleştirdik, alkışladık. Kah isim verdik, kah veremedik. Ancak bir içerik ürettik ve şimdi de bir sona geldik. Aslında son demek yanlış. Yeni bir başlangıç daha doğru. Nasıl algılamak istiyorsanız diyerek bırakmak yerine açıklamaya çalışayım bana ayrılan sütunun ve gazetenin limitleri elverdikçe son bir defa daha…

Algı bu hayattan göçüp giderken ebediyen bu yaşamda bırakacağımız en temel değerimiz. Erich Fromm’un da dediği gibi sanmayı olmaktan ayıran en temel nokta , algının içeriksel ve gerçek yapısı. Kurum yada birey hatta ülke fark etmeksizin algının duyguları etkilemesi ile oluşumu temel prensip. Duyguları tetikleyen hayaller ve onlara hayat veren hikayeler. Özün görgüsü nedenli artarsa, hayal kapasitesi de o derece serbest kalıyor. Einstein bilgi hiçbir şey hayal her şey derken aslında toplumun kalıplara soktuğu beyinlerin ve gönüllerin özgür bırakılmasına işaret etmiş.

Özgürlük bireyin en temel yaşam hakkı. Özgür ruh daima daha çok üretirken kuralların da yıkılmak için orada olduğu söyleminde ısrar ediyor. En tahammül edemediği konu ise kendisine öğrenilmiş ve kalıplaşmış korkulardan dolayı dikte edilmesi. Bakınız çevrenize. Aslında en beğenerek tutunduğunuz, tutku duyduğunuz markalar kendi sektörlerinde en olmadığı başaranlar. Susmayan, korkmayan ve inovatif düşünceyi eyleme sokanlar. Hepsi ilk denemelerinde başarısız olmuşlar hatta batmışlar. Başarısızlığı başarı kadar benimsemiş ve kucaklamışlar. Fakat rahat etmeyi, ortada olmayı, suya sabuna dokunmadan var olmayı reddetmişler. Bu yüzden hem gelişmişler, hem de geliştirmişler.

Bu sütunda dillendirdiğimiz konular birey, kurum ve ülke markalarının hikayesi olması gerekliliği ile başlayıp duygusal bağı, inovasyonu, taklit etmemeyi, yaratıcı yaklaşımı, iletişim hedeflerinin marka stratejisini desteklemesi gerekliliğini, uzun vadeli yaklaşımı ve harcama yerine yatırım mentalitesini temelinde barındırdı. Ancak böylesi yaklaşım ile yurt dışı emsalleri gibi kurumların pazar değerlerinin çok büyük yüzdelerinin marka katkıları olduğu gerçeği mümkün olabiliyor. İşte bu temel prensipler bizim halen parmak ısırdığımız markalarda hayat buluyor ve hayallerimiz olarak karşımıza çıkıyor. Ve yine bu prensiplerden ötürü bunun dışında davrananlar hakkında da yazıyoruz, çiziyoruz.

Yazı yazarken ne yazık ki konu marka olunca isim zikrediyoruz. Ama bu artık tüm dünyada vaka çalışması ile öğrenim yapan üniversitelerden tutun en önde gelen yabancı dergi ve gazetelere kadar böyle. Hatta isimleri olumsuz açılardan geçen kurumlar bu yazıları yazan ve konu hakkında derinliği olan yazarlara teşekkür ediyor, bunun için para bile ödüyorlar. Çünkü ben bilirim demiyor ve üçüncü göze ihtiyaç duyuyorlar. Çünkü kendi çöplüklerinde boğulmak, sadece kendi bahçelerinde var olmak istemiyorlar. Ancak bizim ülkemiz ne yazık ki bu noktada değil. İyi yazdığınız sürece isim zikretmeye tamam ancak eleştirdiğinizde bu tam tersi. Dünya Gazetesi elinden geldiğince burada bana serbestlik tanıdı. Son yazıma kadar. Son yazımın yayınlanmayışı zannedersem benim biraz daha özgür olmak arzuma dair bir işaret.

Sonuçta ben yorumcuyum. Ancak dinleme kültürünün pek gelişmediği bir ülkede yorumcuyum. Ben bilirimin fazla olduğu, gençlere, çocuklara kulak verilmediği bir ülkede yorumcuyum. Körler sağarlar birbirini ağırlar deyiminin doğduğu bir ülkede yorumcuyum. Yazdığım bazı yazılar sizleri kızdırmış hatta gazeteyi zora sokmuş olabilir. Ama köşenin altında yazdığı gibi yazılan yazılar gazeteyi değil yazarı bağlar.

Bundan böyle sizlere e-mail ve bloğumdan sesleniyor olacağım. Verdiği destek -ten, bu yazıların doğumuna vesile oluşundan dolayı Dünya Gazetesine ve siz değerli okurlara teşekkür ediyorum.

Bugün son bir kez Dünya’nın sütunundan markanıza bir bakın.

 

 

Be first to comment