ALGI VE PERSPEKTİFİ

bob dylan

CAMPAIGN DERGİSİ VOICE KASIM 2013 – Yayınlanmayan yazı: Algı ve Perspektifi

İspanya Algaidas’ın melodik tepelerinin kıvrımlarında gizli olan bedenleri heykellerinde işliyor  ve “alan boş değil” diyor Miguel Ortiz Berrocal. Gördüğümüzü parçalara ayırırken dokunmamızı teklif ediyor  ve biz birleştirirken ayrılmış parçaları anlamlaştırmamızı sağlıyor var oluşu herkesin eline geçmesini istediği heykelleri ile… Sanat ve sanatın değer bulma anlayışına kökten yenilik getiren bir yaklaşım… Sanat herkesin dokunabilmesi için var olmalı. Ve bütün bunlar sanat kritiklerinin rahatlık çemberlerini bozacağını bilmesini bile bile…

Gençlik ve peşinden hızla gelen gelecek. Okumada seçici,  birbirine takip etme suretiyle bağlı. Eskiden anların hafızası olan fotoğrafı  bugün adeta mors alfabesi şeklinde kullanıyor. Instagram’da yaşamak kavramı belki de 4. boyut. “Like” almak, bakış açısının özgürlüğüne bağlı olup tabiki de içinde politik kulislere açık kümeleşme barındıran cinsten.  Alınıp verilen ödüllerin de pek önemi kalmıyor onlar için. Sonuçta beynelmilel algı oyunundan kaçıyor ve kendi kurallarını ortaya koyuyor. Ödüller ve jüriler? Kim kime jüri olabilir ki? Hangi kim? Bu sorgular gelecek ile hızla bizim kısır ve rahatlık çemberi geniş dünyalarımıza yaklaşıyor.

Bir sohbette öğreniyorum ki Apple üst yönetimi Slicon Valley de çocukları için tebeşirli tahtası olan okullar ve ekranlardan uzak ortamlar seçiyor. Web de araştırıyorum ve Newyork  Times ın ekim 2011 deki haberi duyduklarımı teyid ediyor. Hayal gücünün muhaf ortamlarda gelişmesi önemli. Muhaf ortam = ekransız= manipülasyondan uzak = ne görmem gerektiğini bana söylemeyen.

Bana söylemeyen: Benim bakış açıma müdahale etmeyen. “Hayrancılık” oyunu da ortadan kalkıyor. Yurt dışından itibar sağlamak için getirdiğin konuşmacıya da kırmızı kartı gösteriyorlar. Çünkü onlarda içeriği zengin adamı yerli yabancı takip ediyorlar.

Alkış yok mu hiç? Var elbette. Samimi olarak renk ve katma değer sağlayana bolca alkış var. Hayat verene var… Hayat alan yada daraltana değil. Onu bunu satın alan, transfer eden yada rekor seviyesinde büyüyen de pek revaşta değil.

Hayat veren marka olmak?
Yaşadığımız hayatı renksiz kılmak mümkün. Heyecanlıymış gibi takdim edilen bol kandırmacalı rutinler bunun için değil mi? Pazarlamayı adeta hipnoz için kullanmak? Bir Mantra’yı defalarca tekrar et iyi geliyor… Çünkü resonatif ikna ilginç bir şekilde yer ediyor.
Halbuki dünya renkli. Olaylar yer katıyor ya da eksiltiyor.  Tabi her şekilde de bu olaylar güçlenip güç adına sizi yutmadığı sürece.
TDK’yı kasetlerden hatırlarken dünya atletizm şampiyonası
Moskova 2013 tekrar karşımıza çıkıyor.  Atletler ve TDK. TDK’nın atletin ve atletizmin var oluşuna katkısı. Seyredene, uğraşana sunulan değer.

Futbol takımına sponsor olan hangi marka hatırda kalıp alkış alıyor? Hatta bazısı tüm takımlara sponsor oluyor. Neyin peşinde? Hatırda kalan takımın aldığı neticeler olmuyor mu hep?

Sunan markalar kadar alan markalar da var.

Mesela anlayamadığım bir husus var. Türkiye neden yıllar boyu ferdin hak edişine karşı. Örnek: Yıllarca bu ülkenin vatandaşları çağın çok gerisinde otomobillere bindi. Adeta o dönemde yurt dışından doğru dürüst araç getiremediğiniz gibi Türkiye de ki otomotiv sanayii de pek bir gelişim gösteremedi. Sonuçta halen kendi üretip geliştirdiğimiz bir otomobil markamız yok.

1990lar itibarı ile birçok markanın Türkiye de temsil edilmesi sonrasında hemen hemen her otomobili bulmak, servis hizmeti almak mümkün oldu. Ancak burada da bedel fevkalade yüksek. Acaba ülkemizde gayri safi milli hasılat olarak yarısı olduğumuz ülkelerin iki misli fiyatına neden satılmakta bu araçlar? Neden ben gönlümün arzu ettiği araca iki misli fiyat ödemek zorunda bırakılıyorum. Neden ben dünyanın neredeyse en pahalı benzinini kullanıyorum? Neden ben bütün bunlara alternatifler üretemiyor ve bir nevi mahkumiyete maruz kalıyorum? Neden ben diğer ülkelerde ki hayat standardını hak edemiyorum? Ama bir yandan ben artık gelişmekte olan değil büyük ülkeyim diyorum? Bu Türkiye’yi alan marka yapmıyor mu? Büyük olmak ne demek?

Büyük ve erişkin olmak, bunu sanmak ya da böyle sanılmak. 

Bugün Türk Hava Yollarında 12 yaşında bir fert çocuk sayılıyor ve ona refakat ediliyor. 13 yaşında ise tek başına seyahat mümkün. 12-13 yaş arasında ne fark var? 13 yaşında ki çocuğunuz çok mu erişkin ve tehlikelerden korunaklı? Hangi bakış açısı THY e bu kararı aldırıyor? Alkol yaşı 18 hatta 21 olsun derken uçak biletinde erişkin fiyatı uygulamak için yaş 13.

Çocuğun eğitimi ile alakalı demeyin çünkü fiziksel gelişimde önemli değil mi? Eğitim demişken hangi okula yollayacağınızı ilana bakarak mı veriyorsunuz? Okulun size nasıl dokunduğu önemsiz mi? Peki ilan? Neyin yapılandırılması mevzu bahis?
Okulun algısına karşın içeriği? Yeni kurulana karşın kökleri olan? Ya öğretmenler? Kim öğretmenlerin CV’lerine bakarak okul seçiyor? Binalara yapılan ekler yada süslemeler; makyaj neden seçimlerde galip?

Bir nevi şehirler gibi. Ancak eski şehirlerin gündemleşme çabaları ne denli makyaj ile mümkün? Daha derinde olanın üzerindeki tozu üfleyip kökte olana lehimlenmek? Sonrasında gelenin hak edilişi daha mümkün…

Merdivenlerde olan renklendirmenin yayılımı? Ancak sadece taşa değil, aynı zamanda fikre boyanmalı.  Sonra bu fikir ile kutlamak bayramı da seyranı da. Kutlarken algının düğümlerini açmak. Kutlu olabilmesi için de heyecan ve bilgiyi barındırmak.

Müze “muse” dan geliyor. Muselar ise titanların çocukları ve içlerinde barındıkları karışım itibarı ile her daim görmek değil gelişim ile sürprizin içinde olmayı işaret etmekte. Yani olimpiyat için, AB üyeliği için  altyapı yerine daha iyi nesiller yetişmesi için altyapı. Tetikleyen faktörler elbette lazım fakat bu faktörlerin baktığı da samimiyet rasyosu.
Bir eksende sanat ve bilim zıt uçlarda. Diğer eksende gelenek ve inovasyon. Hızlı gözlem mi yoksa sindirmek mi? Ritmimiz doğal olan mı yoksa yamanıp oldurulan mı? Gözüken mi göstermelik olan mı?

Görmek demişken:
Sonuçta hep indirgediğimiz denklem 1.618 sayısındaki  altın rasyo değil mi ? A/b = 1.618 ve bizim spirali dahi karenin içine gömüşümüz. Gördüğümüze de çoğu kez sadece bakmışız.

Baktığımız harita Arno Peters ın kütleleri birbiri ile oranlayarak oluşturulan dünya haritası mı? Ki bu Afrika’nın gerçekte ne kadar büyük olduğunu, Meksika ile ABD nin aslında hemen hemen aynı büyüklükte olduğunu  tüm çıplaklığıyla gösterip perspektifin önemini daha net ortaya koyuyor. Yoksa Gerardus Merkoter’in haritası mı? Ki buda karesel yaklaşımı ile iki nokta arası mesafeleri baz sayıp hacimleri daraltırken kıtaları ters orantı ile ufaltıp dünyayı yöneten ufacık kuzey küre ülkelerinin boyutlarını büyütmekte. Bir nevi yıllar boyu yapılan manipülasyon ve konumlandırmanın bir parçası adeta. Sonuçta algıladığınız hacim hep gözünüzün önünde olan değil mi? Dünyaya hangi pencereden ve açılar ile bakmanız istenmiş ve/veya isteniyor?

Hangi haritadan bakıyorsanız dünyanıza sonuçta algınızın gelişimi de o yönde seyredecektir. Eğer bakmıyor görüyorsanız zaten onun bunun haritası değil kendi açınızın gelişimi için sorgu altyapınızın gelişimi için nefese alıyor oluyorsunuz.

Be first to comment